|
|
 |
« : Şubat 01, 2008, 05:51:28 ÖS » |
|
ÜÇ REJİM
Bugün dünyada başlıca üç rejim var: Demokrasi, faşizm, komünizm. Bunları birer terim olarak kullanıyorum. Çünkü faşizm, nasyonal-sosyalizm ve falanjizm birbirinden biraz farklı ve milli sistemler olduğu halde ana prensipleri benzediği için hepsine birden faşizm diyorum. Komünizmi de umumiyetle sol cereyanları anlatmak için kullanıyorum. Komünizmin mutedil şekli olan sosyalizm aşağı yukarı dünyadan kalkmış ve umumiyetle komünizme çevrilmiştir. Bir kısmı da sağa kaçıp nasyonel-sosyalizm halinde millileştirilmiştir. Bu üç rejimin üçü de yabancı kaynaklıdır. Bundan dolayı bizim memleketimizde bu üç düşünceden birine taraftar olanları yabancı ajanlığı ile itham etmelerine yer yoktur.
Demokrasinin doğuşundaki baslıca amil, eski Yunanın ve bilhassa eski Atina`nın hayat tarzı ve tarihi yürüyüşüdür. Kalabalık olmuyan ve hemen hemen hepsi birbirini tanıyan münevver vatandaşlardan mürekkep bir şehir devletinde, eğer o devleti daimi olarak tehdit eden bir dış tehlike yoksa ve o millet ( veya site ) mutedil sıcak bir toprakta yaşıyan ve konuşmasını çok seven insanlardan mürekkep olursa, demokrasinin kurulması için en uygun vasat mevcut demektir.
Sert iklim topraklarda ve daimi dış tehlikelerle çevrili yerlerde demokrasi doğamazdı. Nitekim medeniyette bu kadar ileri giden eski Çinde, adaleti pek ileri götürmüş olan bazı Türk imparatorluklarında ve aşağı yukarı Atina kadar medeni olan Türk sitelerinde (Kaşgarya`da) hiçbir zaman için demokrasi doğmamıştır. Demokrasi her mesele için bol bol konuşup münakaşa ederek karar vermek rejimidir. Halbuki bu münakaşalar uzun zamanlara bağlıdır ve dış tehlikenin olmadığı zamanlarda olur. Nitekim eski Yunan topluluğunda da devamlı dış tehlikeler yüz gösterince demokrasi suya düşmüştür.
Muhtelif demokrasiler içinde, bir milletin iç olgunlaşmasıyla ve kendi kendine elde ettiği demokrasi faydalıdır. İngiliz demokrasisi böyle bir iç olgunlaşma ile elde edildiği için bütün dünyada örnek tutuluyor. Başka milletleri taklid yolu ile, milletin yapısına uygun olmadan yapılan demokrasiler istibdad kadar zararlıdır ( örneğin: Fransa).
Dünyada hiçbir siyasi, içtimai veya iktisadi rejim veya mezhep edebi olmadığı için demokrasi de muvakkattır ve değişmeye mahkumdur. Ancak her mezhep ve her fikir, yerini başkalarına bırakırken kendisinden bazı unsurları da yeni fikre veya mezhebe devrettiği için, demokrasinin bazı prensipleri de yeni rejimler veya mezhepler içinde yaşıyabilir. Yahut, demokrasi yaşamak için, daha yeni fikirlerden ve mezhepler bazı umdelerle aşlanarak azçok değişik olarak devam edebilir. Nitekim Ingiltere ve Amerika bu savaştan sonra demokraside bir inkilap yapılacağını sezdiren belirtiler çoğalmıştır.
Demokrasinin müsamahakarlığı, evvelce kuvvetini teşkil ettiği halde bugün içindeki düşmanlarının beslenmesine yarıyor. Faşizm ve komünizm demokrasinin bu müsamahakarlığı sayesinde büyüdüler. Demokrasi buhranının sebeblerinden biri de bir ağırlık ve yavaşlık rejimi olmasıdır. Halbuki bugünkü hayat, bilhassa bazı safhalarında, çabukluk istiyor.
Demokrasinin en büyük kusuru ise istidat, zeka ve kalite yerine kalabalığı koymasıdır.
Faşizm, komünizmin taşkın ve gayri ahlaki hareketlerinin aksülamelidir. Milliyeti inkar eden, milletleri yıkmak için geleneğe ve mukaddesata düşmanlık güden komünizme karşı milli varlıklarını korumak isteyen milletlerin başvurdukları devadır. Hürriyetin, anarşinin, komünizmin doğurduğu düzensizliklere ve kargaşalıklara karşı başvurulan disiplin yoludur. Avrupa`da faşizm yalnız üç ülkede, komünizm tehlikesi içine düşmüş olan İtalya, Almanya ve İspanya`da doğmuştur. Demek ki faşizm içtimai bir panzehirdir.
Faşizmin unsurları milli ülkü, milli gurur, gelenek ve dindir. Bazı esasları ilim gözüyle bakanlara aykırı gelse de ameli bakımdan halkın duygularını okşar ve komünizm çılgınlığına karşı dikilmiş olduğu için de makbul sayılır. Komünizm dünyanın hiçbir yerinde ekseriyetin reyiyle iktidar mevkiine geçememiştir. Halbuki faşizm Almanya`da ezici bir çokluğun reyi ile iş başına gelmişti. Demek ki halk yığınları faşizmi komünizme tercih ediyorlar. Nitekim ne faşizmin, ne de komünizmin iktidar mevkinde olmadıkları bazı ülkelerin millet meclislerinde faşist saylavların sayısı komünistlerden çoktu. Komünizm, vaadettiği şeylerin hiçbirisini yapamamış, bilakis iddialarının bir kısmından vazgeçme mecburiyetinde kalmıştır. Komünizm, cihansumul bir iddia ile meydana çıkmış, zamanla ri`cat ederek mahallileştirilmiştir. Faşizm, mahalli olarak savaşa baslamış, yavaş yavaş cihan ölçüsünde bir değer ve karakter almıştır. Komünizm tehlikesinin başladığı heryerde faşizmin ortaya çıkarak galebe çalması da üzerinde durulacak bir noktadır. Her ülkedeki faşizmin yapısı bir değildir. Türlü faşizmlerin birleşik noktaları milli mefahirden ve milli maziden örnek ve kuvvet almalarıdır. Faşizmin irtica ile ithan olunmasının sebebi budur. Bunun asrı feodalizm zihniyeti ve bir sınıfın diktatörlüğü diye anlamak doğru değildir. İtalyan faşizmi tuttuğunu başaramıyacaksa bunun sebeplerini Roma`nın bin yıllık esaretinde ve İtalyan milletinin melezliğinde aramalıdır.
Milli ülkü ve milli gururla yuğurulan ve geçmişteki hakları arıyan faşizm savaşmak mecburiyetindedir. Bu onun için suç sayılamaz. Çünkü yaşamak isteyen herhangi bir rejim de savaşmak zorundadır. Nitekim Fransa, büyük ihtilali yapıp demokrasi ve cumhuriyeti kurduktan sonra herzamankinden daha çok savaşmıştır. Demokrat Ingiltere bile dupedüz ticaret harpleri yapmaktan çekinmemiştir. Komünist Rusya ise, içerde rejimini biraz sağlamlaştırdıktan sonra Polonya, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Başkurdistan ve Türkistan`la savaşarak Polonya`dan başkasının ihtilallerine son vermiş, bu sefer de ilk önce, hariciye nazırları Molotf`un dedişi gibi Polonya`daki ırkdaşlarını kurtarmak üzere, Almanya tarafından zaten yere serilmiş olan Polonya`ya arkadan hücum etmiş, sonra küçük Fin ırkdaşlarımızla çarpışarak büyük bir zafer kazanmış, Romanya`yı tehdit ederek Besarabya`yı almış ve yine tehditle üç küçük Baltık devletini kendisine eklemiştir. Bunlar için kimse Rusya`yı ayıplayamaz. Çünkü hayat savaştır.
Faşizmin, hayatta esas halin savaş oldugunu iddia etmesi biyoloji bakımından doğrudur. Bunu açık olarak ilan etmesini ya toyluğuna veya mertliğine vermelidir. Faşizmin en büyük kusuru tenkide müsaade etmeyişidir.
Komünizm ( ve onun mutedil şekli ve anası olan sosyalizm) ise ezilen insanların haklarını güya korumak için ortaya atılmış, fakat ortaya atılırken milliyet gibi, ferdi mülkiyet ve din gibi bazı esaslı unsurları inkar etmek gafletine düşmüş ve bünyesine hiçbir inanca bağlı olmuyan menfaatçileri de karıştırarak büsbütün bozulmuş hayali bir meslektir. Bu mesleğin en büyük yanlışlarından birisi de kendi sistemini dünya ölçüsünde tatbike kalkmış olmasıdır. İzaha luzum yoktur ki insan topluluklarının hepsi aynı şartlar, prensipler ve kanunlarla idare edilemez.
Milliyeti reddetmenin ne çıkmaz bir yol olduğuna ve sosyalizmin ancak "milli" olarak yaşıyabileceğine en büyük örnek Almanya olaylarıdır. Dünyanın her yerinde kuvvetli ve kültürlü milletler tarafından tahkir edilen, ezilen ve iş başına ancak zorla gelebilen sosyalistler "milli sosyalist" olunca Almanya`da seçimle ve ezici bir çoklukla hükümete geçmişlerdir. Çünkü milliyet maddi ve manevi bir şeydir. Irsi, ananevi, tarihi, biyolojik ve antropolojik bir keyfiyettir; inkar olunamaz. "Yaşamak için bir millete mensup olmağa lüzum yoktur" sözü insanlar için doğru değildir. Çünkü ancak hayvanların milliyeti yoktur.
Birinci Cihan Savaşı`ndan sonra insanların sola doğru gittikleri sanılmıştı. Bu zan yanlış çıktı ve birkaç serbest seçim insanların bilakis sağa tamayül ettiğini açıkça gösterdi: Alman faşistleri, yani milli sosyalistler, serbest seçimle iktidar mevkiine geldi. 1936 sonkanununda yapılan Yunan seçiminde komünistler 300 saylavlıktan 15`ini, yani reylerin %5`ini kazanabildiler. Netice Yunanistan`da krallığın yeniden kurulması ve komünizmin yokedilmesi oldu. 1936 mayısında yapılan Belçika seçimlerinde sağlar 411, sollar 248 saylavlık elde ettiler. Solların da ancak 27 tanesi komünistti. Buna mukabil sağ tarafta bulunan ve yeni kurulup seçime ilk defa iştirak eden Belçika faşistleri 78 azalık kazanmışlardı. 1936 ikinciteşrininde yapılan Amerika seçiminde sosyalist ve komünistlerden bir tek saylav seçilmedi. İngiltere`nin güya sosyalist fırkası olan İş fırkasına gelince, bu, birçok memlekettelerdeki sağ partilerden daha milliyetçidir.
1936 Mayıs`ındaki Fransız seçiminde sosyalistler kazanmış idiyse de bu, Almanya`daki Hitler hareketlerinin karşılığı ve cevabı idi. Çünkü son zamanlarda Fransız milleti bozulmuş, isterik bir karakter almıştı ki bunun da sonu bozgun ve çöküş oldu.
Sosyalizm ve komünizm 1936 Şubat`ı seçiminde 169 saylavlığa karşı 233 saylavlıkla İspanya`da kazandıysa da ömrü pek kısa oldu. Franko`nun temsil ettiği faşizm İspanya`yi temizledi. Franko`ya dışardan yardım yapıldığı ve bu sayede kazandığı söylenemez. Çünkü solcu İspanya`ya da aynı yardım, hemde deniz aşırı yerlerden değil, sınırlardan yapılmıştı.
Komünizmin kısmen veya tamamen galebe çaldığı İspanya ve Rusya, medeni dünyanın en geri ülkeleridir. Zaten komünizm ileri ülkelerde hiçbir zaman tutunamamıştır. Geçen cihan savaşından sonra ileri ülkeler olan Macaristan ve Şili`de bir iki ay, daha geri olan İspanya`da iki yıl, en geri olan Rusya`da ise yirmi yil sürmüştür. İleri ülkelerde komünizmin tutunamadığına son örnek de Rusyadır. Rusya, Alman ve Amerikan mühendislerin yardımıyla yirmi yıllık bir çalışmadan sonra kültür ve teknik alanlarında bir hayli ilerleyince komünizme tahammül edememiş, hakiki komünizm taraftarı olan Trocki grubu tasfiye edilmiştir.
Komünizm girdiği ülkelerde, mesela İspanya`da yapılan toptan öldürmeler insanlığın refahı için yapılıyor. Milli ve dini ülkülere toptan öldürmelerle varılabileceğini cihan tarihi göstermiştir. Fakat insani ülkülere kırgınlarla ve sertlikle varmak usulunun ne kadar çürük olduğunu da son çağ olayları ispat etmiştir.
İnsanların refah ve saadeti için kömünizmden başka sınanmış çarelerin de bulunabileceğini dünyanın bugünkü durumu bize gösteriyor: İkinci cihan savaşından önceki Finlandiya ve İsviçre Cumhuriyetleriyle İsveç, Norveç ve Danimarka Krallıklarındaki refah , saadet ve düzende komünizmin hangi payü var? İsveç`in başında bir kralın ve içinde sermayedarların bulunması kuvvete, saadete, düzene engel olmuyor. Buna karşılık İspanya`nın komünizmi ve sosyalizmi onu uçurumun kıyısına kadar getirmişti. Demek ki suç yalnız rejim ve akidenin değil, insanların kendisinindir.
Yüksek ahlaklı ve münevver insanlar mutlakiyetle de idare olsunlar yine hür ve bahtiyardırlar. Geri insanlar ne ile idare olunurlarsa olsunlar bedbaht ve esirdirler. Bundan dolayı komünizm (ve onun hafif şekli olan sosyalizm) millileşmedikçe dünyanın hiçbir yerinde tutunamayacaktır. Japonya`da bir milli komünist fırkası olduğunu da bu vesile ile hatırlatırım.
Komünizmin cihandaki durumu ne olursa olsun Türkiye`de bu fikir vatan ve millet aleyhindedir. Hırslarını doyuramıyan cinsi ihtibaslar içinde kıvranan, arkadaşlarından geri kalan, yabancı kan taşiyan ne kadar şaşkın varsa hepsi komünisttir.
Demokrasi yer yüzünden kalkarsa onun yerini tutacak olan kuvvet herhalde komünizm olmayacaktır.
29 İlkkanun 1941, Maltepe
|
|
|
|
|
Logged
|
Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri,Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, , Bulmacalar,Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar,URL=http://www.bilgicik.com/yazi/ruya-tabirleri-astroloji/]Astroloji[/URL], Roman Özetleri, Öss Soruları, Geçmiş Yılların Öss Oks Kpss Soruları, Sunular, Yazar - Şair, Biyografi
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #1 : Şubat 01, 2008, 05:51:48 ÖS » |
|
SESSİZ HİZMET
Demokrasiyle idare olunan memleketlerde partiler arasındaki didişme, millete yapılan hizmetleri büyük gürültü ile ilân ederek vatandaşlara anlatmak sonucunu vermektedir. Maksat oy kazanmak olduğu için her hizmet, vatandaşa, olduğundan daha büyükmüş gibi gösterilir, bunun için de hizmetlerin gürültüyle açığa vurulması gibi bir âdet doğar.
Bu âdet, taklit kanunu gereğince, siyasi olmayan alanlara da bulaşır; böylece ticari ilân ve reklamlardan başlayarak memleketin her iş dalında geçer akça halini alır.
Bunun pek çok örneğini her gün görmekteyiz: Yılın romanı, beklenen dergi, hâdise yaratacak piyes gibi mübalağalı reklamlar artık harcı âlem olmuştur. O kadar ki, mübalağa âdeta hayata girmiş, hakiki mübalağa için başka kelimeler aranmasına başlanmıştır.
Fakat bu arada bir de gürültü etmeden yapılan hizmetler vardır. Bunlar hizmetlerini ve emeklerini büyütmezler. Yaptıklarıyla övünmezler. Kendilerinin var olduğunu işaret etmekle yetinip alanını millete bırakırlar: Millet isterse beğensin, isterse ilgi göstermesin.
Bu türlü hizmetlerin, kendilerini çığırtkanlıkla ilân eden hizmetlerden daha faydalı olduğu muhakkak gibidir. Böyle sessiz sessiz çalışıp memleket kültürüne ve ahlâkına hizmet edenler konusunda iki örnek vereceğim:
1) İstanbul'da 20 yıldan beri "Türk Folklor Araştırmaları" adında aylık bir dergi çıkmaktadır. Folklorcu İhsan Hınçer'in idare ettiği bu dergi halk şairleri, halk âdetleri, evlenmeler, yemekler, bilmeceler, maniler, çocuk oyunları ve her türlü halkiyat üzerinde yayın yapmakta, Türkiye Türkleri'nin manevi-sosyal yapısını tesbit etmektedir. Yirmi yıldır çıkan bu dergiden kaç kişinin haberi vardır? Magazinleri, filim ve roman dergilerini kapışanlar, seks kitaplarına dünya kadar para verenler yanında bu sessiz, fakat ciddi dergiyi kaç kişi okumaktadır?
Fakat buna rağmen bugün yüz binlerce nüsha basılıp satılan dergiler ve gazeteler unutulacak, "Türk Folklar Araştırmaları Dergisi" ise yarın Türk tarihi ve sosyolojisi için hazine değerinde bir ana kaynak olacaktır. Çünkü bu dergi bugün değişmek üzere bulunan Türk toplumunun asırlar öncesinden gelen âdetlerini ve hayat görüşünü arayıp bulmakta, onları kâğıda geçirerek ebedileştirmektedir.
Folklor, ilk bakışta pek mühim değildir. Fakat aslında bir milletin iç yapısını gösteren bir ayna gibidir. Tarihçiler ve içtimaiyatçılar ondan mânâ çıkarmasını bilir.
İhsan Hınçer memlekete yaptığı bunca hizmete rağmen bugün tanınmamakta, fakat hizmet yerine memleketin temeline balta savuran birçok vatan düşmanı yazar ve politikacı şöhretin doruğunda bulunmaktadır. Bununla beraber bu durum geçicidir. Yarın yerler değişecektir. 21. Yüzyıl sonlarında Türkiye'nin kültür tarihi yazılırken bu gösterişsiz dergi ile onun mütevazi sahibi ve dergide emeği olan yazarlar tarihe geçecek, bugün yaygarası göklere çıkan muzahrafat ise tarihin çöp tenekesinde lâyık oldukları yeri bulacaktır.
2) "Şevket Rado" adı işitilmiş ve tanınmış olmakla beraber onun da hizmetleri henüz gereğince kavranmış değildir. Çünkü Şevket Rado bir parti adamı veya şöhret yolcusu değildir. Şimdiye kadar bilhassa "Hayat" mecmuasındaki yazıları ve radyodaki konuşmalarıyla tanınmıştı, bu yazı ve konuşmalar milli kültür ve ahlâk bakımından çok değerli olduğu halde bunlar da lâyık olduğu ehemmiyetle karşılanmış değildir. Daima akıl, mantık, itidal ve ahlâk çerçeveleri içinde kalan, vatandaşlık, görgü ve insanlık öğütleri veren bu yazılar ve konuşmalar tamtam müziği arasındaki bir keman melodisi gibi kaybolmuş veya pek az işitilmiştir. Anlaşılıyor ki Şevket Rado da bugünden ziyade yarına hitap etmiştir.
Yine onun çok mühim bir hizmeti, Başbakanla birlikte Rusya'ya yaptığı gezinin intibalarını yayınlamasıdır. Çok tarafsız bir görüşle yazılan bu eser kadar komünizme darbe vurmuş kitap pek azdır. Milli Eğitim Bakanlığı bir takım ıvır zıvır kitapları "Tebliğler Dergisi'nde tavsiye edeceğine bu kitabı liselerde sosyoloji derslerine yardımcı olarak okutsa büyük bir milli hizmet görmüş olurdu. Komünizmin iç yüzündeki maskaralık bu küçük eserde başarıyla dile getirilmiş, kızıl cennetin nasıl bir cehennem olduğu sakin bir dille anlatılmıştır.
Şevket Rado'nun milli kültüre son hizmeti de 17. Asırda yazılmış tarihlerimizden Subhatü'l Ahbâr'ın Viyana nüshasını tıpkı basım olarak neşretmesidir. Eserin tarihi bilgi bakımından ehemmiyeti yoksa da Viyana nüshası nefis minyatürlü bir nüsha olduğu için Türk Güzel Sanatlar Tarihi bakımından fevkalâde mühimdir,
Adem'le Havva'dan başlayarak bir çok efsanevi ve tarihi hükümdarların, bu arada, yüzü peçeli olmak şartı ile, Peygamber'in, dört halifenin, Türk padişahlarının nefis resimleri sıralanmakta olan ve hicri 1085 (milâdi 1675) yılına kadar gelen bu tarihteki son resim Dördüncü Avcı Sultan Mehmed'e aittir.
Gayet güzel bir kâğıda pek güzel bir baskı ile basılan ve aynı nefasetteki, klâsik modellere uygun bir kapak içinde çıkarılan bu eseri ve benzerlerini aslında Milli Eğitim Bakanlığı'nın veya Türk Tarih Kurumu gibi müesseselerin yayınlaması beklenirdi.
İstanbul kütüphanelerinde buna benzer pek çok sanat eserleri neşredilecekleri günü beklemektedir. Şevket Rado bir tanesini yapmakla bir çığır açmış ve Türk kültürüne büyük bîr hizmette bulunmuştur.
Himmetini tebrik ederiz.
|
|
|
|
|
Logged
|
Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri,Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, , Bulmacalar,Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar,URL=http://www.bilgicik.com/yazi/ruya-tabirleri-astroloji/]Astroloji[/URL], Roman Özetleri, Öss Soruları, Geçmiş Yılların Öss Oks Kpss Soruları, Sunular, Yazar - Şair, Biyografi
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #2 : Şubat 01, 2008, 05:51:59 ÖS » |
|
TÜRKÇÜLERE DÖRDÜNCÜ TEKLİF
Türkçe’yi başka dillerden ayıran bir hususiyet sıfat tamlamalarında sıfatın mutlaka isimden önce gelmesidir: Büyük ırk, yiğit asker, bir okul, beşinci alay gibi... Bundan dolayı biz de aynı adı taşıyan hükümdarları birbirlerinden ayırmak için, sıfatları başa getirerek “Birinci Mehmed”, “İkinci Murad”, “Üçüncü Selim” deriz. İsimlerin başına gelen sayı sıfatlarını rakamla göstermek gerekince Lâtin rakamından sonra bir nokta koyarak hükümdarın adını yazmak icap eder: “I.Mehmed”, “II. Murad”, “III. Selim” gibi... Netekim ordumuzda da birlikler bu şekilde gösterilir : “5. Alay”, “II. Tabur” gibi... Halbuki epey zamandan beri dilimize aykırı ve firenkperestlik neticesi olarak Mehmed II, Murad III şekillerinde garibeler yazıldığını görüyoruz.
Hatta bu garibeler okulların resmî kitaplarına ve hatta İslâm Ansiklopedisine kadar girmiştir. İslâm Ansiklopedisini hazırlayanlar arasında dilciler de bulunduğu halde Türkçe’nin böyle bir kırgına uğratılması millî bir talihsizliktir ve sözde aydınların nasıl Firenk tesirinde kalarak millî benliklerinden uzaklaştığını açığa vurmaktadır. Biz, övüncümüz olan dilimizi yabancı tesirlerden korumak istediğimiz için bu türlü sözleri daima rakamları başa getirerek yazacağız. Bütün Türkçülerin de bu haklı teklifimizi kabul edeceklerinden eminiz. Çünkü I. Mehmed’e “Mehmed I” demek, “Napoleon I” şeklinin tesirinde kalarak padişahlarımızın adlarını gavurlaştırmak demektir ki bu da millî şuur eksikliğinden başka bir şey değildir.
Orkun, 1950, Sayı: 5
|
|
|
|
|
Logged
|
Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri,Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, , Bulmacalar,Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar,URL=http://www.bilgicik.com/yazi/ruya-tabirleri-astroloji/]Astroloji[/URL], Roman Özetleri, Öss Soruları, Geçmiş Yılların Öss Oks Kpss Soruları, Sunular, Yazar - Şair, Biyografi
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #3 : Şubat 01, 2008, 05:52:08 ÖS » |
|
TÜRKÇÜLERE ÜÇÜNCÜ TEKLİF
“Şark”, “garp”, şimal”, “cenup” kelimelerinin Türkçeleri okul kitaplarında “doğu”, “batı”, kuzey”, “güney”olarak geçmektedir. Biz de bunu kabul ediyoruz. “Doğu” ve “Batı” eskiden beri biliniyordu. “Kuzey” ve “Güney” kelimeleri de uydurma değil, Anadolu’da kullanılan sözlerdir. “Şimal” anlamına gelen “kuz” ve “tüney”, “cenup” anlamına da “güney” kelimeleri vardır. Bunlar çok eski kelimeler olup kökleri Gök Türkler çağına kadar gider. Bizce “şimal” kelimesinin karşılığı olarak “kuz” gibi tek heceli bir kelime alsaydı daha iyi olurdu. Fakat lüzumsuz ve faydasız tartışmalarla vakit geçirecek zamanda değiliz. Bu dört kelimeyi kabul ediyoruz. “Şimali şarkî” yerine “kuzey-doğu”, “Şimali garbî” yerine “kuzey-batı”, “cenubu şarkî” yerine “güney-doğu”, “cenubu garibî” yerine de “güney-batı” karşılıklarını kabul ediyoruz. Bunları aralarında birer çizgi koyarak yazacağız. Bütün Türkçü arkadaş ve ülküdaşlarımızın da böyle kullanmasını teklif ediyoruz. Hep birlikte yürürsek Türkçülük muzaffer olacaktır. Biz hep böyle yazarsak küçük Türkler böyle okuyacak ve bizim, eskiye alışkanlık dolayısıyla biraz güçlük çekerek söylediğimiz bu kelimeleri onlar benimseyecek ve kolaylıkla söyleyip yazacaklardır.
Orkun, 1950, Sayı: 4
|
|
|
|
|
Logged
|
Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri,Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, , Bulmacalar,Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar,URL=http://www.bilgicik.com/yazi/ruya-tabirleri-astroloji/]Astroloji[/URL], Roman Özetleri, Öss Soruları, Geçmiş Yılların Öss Oks Kpss Soruları, Sunular, Yazar - Şair, Biyografi
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #4 : Şubat 01, 2008, 05:52:17 ÖS » |
|
TÜRKÇÜLERE İKİNCİ TEKLİF
Elifbemizin dördüncü harfi “Ç” dir. Böyle olduğu halde hemen her yerde, bir şeyin maddeleri harflerle sıralandığı zaman a, b, c, d sırası takip olunuyor. Böylelikle yine Fransız alfabesi sırasını takip ederek yabancı kültürün tesiri altında kalıyoruz. Meselâ okullarda çok şubeli sınıflar a, b, c, ç, d şubeleri adını alması gerek. Türkçüler bundan sonra bu gibi yerlerde elifbemizin sırasına uyarak yabancının tesirini atmaya çalışmalıdır. Bu sıra takip olunurken “ğ” ve “ı” herfleri de atlanmamalı, yalnız kendi elifbemiz göz önünde tutulmalıdır. Yazıda Firenk alfabesi sırasını takip etmekle Firenk adı taşımak arasında fark yoktur.
Orkun, 1950, Sayı: 3
|
|
|
|
|
Logged
|
Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri,Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, , Bulmacalar,Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar,URL=http://www.bilgicik.com/yazi/ruya-tabirleri-astroloji/]Astroloji[/URL], Roman Özetleri, Öss Soruları, Geçmiş Yılların Öss Oks Kpss Soruları, Sunular, Yazar - Şair, Biyografi
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #5 : Şubat 01, 2008, 05:52:31 ÖS » |
|
TÜRKÇÜLERE BİRİNCİ TEKLİF
Türkçülüğü nazariye olmaktan kurtarıp hayata tatbik edebilmek için artık daha hızla harekete geçmeliyiz. İlk düşüneceğimiz şey Türkiye’de Türk kültürünü hakim kılmak, yabancı tesirleri silkip atmaktır. Bunun için her sayımızda Türkçülere teklifler yapacak ve tekliflerimizi kendimiz de titizlikle tatbik edeceğiz. Bugün ileri sürdüğümüz birinci teklif şudur: “Numara” kelimesinin kısaltılmış şekli olarak “Nu.”yu kabul ediyoruz. Bunu “No.” olarak yazmayı reddediyoruz. Çünkü “No.”, bunun Fransızca kısaltılmış şeklidir. Fransızlar, kendi dillerindeki “numero” kelimesinin ilk ve son harflerini alarak “No.” Şeklini bulmuşlardır. Nitekim Almanlar da kendi dillerinde numara demek olan “Nummer”in baş ve son harflerini alarak “Nr.” Şeklini kullanır olmuşlardır. Biz onlara uyarak, yani ve ilk ve son harfleri alarak “Na.”yı kullanamayız. Çünkü bu işaret bize “numara”yı hatırlatmaz. Halbuki “Nu.” Şekli aklımıza derhal “numara”yı getirir. Yabancı kültüre ait olan şeyleri faydasız ve lüzumsuz yere kullanmak ancak bir “aşağılık duygusu”nun sonucu olabilir. Onun için bütün Türkçülere “nu.” şeklini kullanmayı teklif ediyoruz.
Atsız
Orkun, 20 Ekim 1950, Sayı: 3
|
|
|
|
|
Logged
|
Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri,Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, , Bulmacalar,Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar,URL=http://www.bilgicik.com/yazi/ruya-tabirleri-astroloji/]Astroloji[/URL], Roman Özetleri, Öss Soruları, Geçmiş Yılların Öss Oks Kpss Soruları, Sunular, Yazar - Şair, Biyografi
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #6 : Şubat 01, 2008, 05:54:45 ÖS » |
|
KİM MİLLİ KAHRAMANDIR?
Kahramanlar tarihin her çağında saygı görmüş; her zaman her yerde kahramanlar yetişmiştir. Kahramanlık insan erdemlerinin en yücesidir. Milletlerin de kahramanları sayısınca itibar kazandığı ve dayanıklı olduğu bilinen gerçeklerdendir.
Fakat sadece “kahraman” olmakla “milli kahraman” olmak arasında fark vardır. “Milli kahraman”, tesirini daha büyük çapta gösteren, gelecek yüzyıllara da kumanda eden, unutulmaz izler bırakan kimsedir. Milli kahramanlar, milletlerin hayatına yön verir.
Milli kahraman olmak için yüksek makamda bulunmaya lüzum yoktur. Mesela 30 yıldan beni Amerikalılar’a ve Filipinliler’e teslim olmadan tek başına Lübang adasında yaşayan ve bugün 51 yaşında bulunan Japon Teğmeni Onoda da bir milli kahramandır. Onun, vaktiyle almış olduğu buyruğa uyarak direnmesinin gerçi Japon savunmasına hiçbir yararı dokunmamışsa da, temsil ettiği kahramanlık ruhu ile Japon milletine şeref ve gurur vermiş, tarihe ebedi bir kahraman olarak geçmiştir. Milli kahramanlar bir millete hız veren enerji kaynaklarıdır. Onlar olmadan büyük bilgin, dahi şair veya filozof yetiştirmenin değeri ve manası kalmaz. Hindistan, filozoflar ve şairler yetiştiren, fakat milli kahraman çıkarmayan ülkelerin nasıl yaşadıklarına iyi bir örnektir.
Fakat şunu da unutmamalı ki milli kahraman yetiştirdiği takdirde halde onları unutan bir millet, hayvan sürüsünden biraz farklı bir yığındır. Ergeç başkaları tarafından güdülmeye mahkumdur.
Milli kahramanları unutmak nasıl bir felaketse sahte milli kahramanları uydurmak da o kadar vahim bir rezalettir. Bu, hırsızlığı zeka, dolandırıcılığı deha saymakla eşit bir faziletsizliktir.
Kendi eski tarihimizden örnek vermek gerekirse milattan önceki üçüncü yüzyılda, atını ve evdeşini verdiği halde vatan parçasını düşmana vermeyen ve Türk milletini yaratan Tanrıkut Mete’yi milli kahraman tipi olarak gösterebiliriz. O, yenmiş bir milli kahramandı.
Yenilmiş milli kahraman tipi ise Kür Şad’dır. O delice kahramanlık olmasaydı Türkler Çin’de erimiş ve Türk devletine hakim olan zayıf Sırtaduşlar Çin’le başa çıkamayacağı için Türk milleti bugün yeryüzünden silinmiş olacaktı. Hepsi ölen 41 kişinin koca bir imparatorluğa dehşet salması onların nasıl milli kahramanlar olduklarının senedidir. O yenilmiş ve öldürülmüş milli kahramanlar daha sonraki zaferlerin ve bütün milli hayatın yaratıcıları olmuştur. Çünkü milli kahraman olmak için inanmak ve ölümü göze almak şarttır
Yeni tarihimize gelince, bunun yalnız Kurtuluş Savaşı devresini alarak hangi milli kahramanları yetiştirdiğini düşünürsek vereceğimiz hüküm hiç tereddütsüz şu olacaktır. Kurtuluş Savaşı’nın iki milli kahramanı, en karanlık günlerde bile bu işin başarılacağına inanan Kazım Karabekir ve Mustafa Kemal Paşa’lardır. Biri iyi silahlı Ermeni ordusunu onun yarısı kadar bir kuvvetle bozguna uğratarak, öteki bir destan savaşı olan Sakarya’yı ve imha savaşının en güzel örneği Dumlupınar’ı kazanarak bu payeyi almışlardır. Bu savaşların Türk ve cihan hayatındaki tesirleri hala devam etmektedir.
Kurtuluş Savaşı’nın birçok kahramanı daha vardır. Fakat başta ünlü asker Mareşal Fevzi Çakmak olduğu halde bunların hiçbiri milli kahraman olacak ayarda değildir.
Gerçekler balçıkla sıvanamaz. Hiçbir değeri olmayanları bugün milli kahraman ilan etseler bile yarın onlar o mevkiden indirilir.
Stalin’in cesedi de aynı sebeplerle Lenin’in yanından alınarak yok edildi.
Ötüken, 11 Mart 1974, Sayı: 3
|
|
|
|
|
Logged
|
Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri,Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, , Bulmacalar,Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar,URL=http://www.bilgicik.com/yazi/ruya-tabirleri-astroloji/]Astroloji[/URL], Roman Özetleri, Öss Soruları, Geçmiş Yılların Öss Oks Kpss Soruları, Sunular, Yazar - Şair, Biyografi
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #7 : Şubat 01, 2008, 05:54:58 ÖS » |
|
DÜŞMANLARA KOZ VERİLİYOR
27 Mayıs 1960'tan sonraki ayların birinde, durumun Türkiye için siyasi bakımdan pek sağlam gözüktüğü bir sırada, Kıbrıslı bir öğrenci bana: "Rumlar yakında Türkler'e karşı harekete geçeceklerdir" demişti. Tecrübesiz bir gencin bu kanaatine katılmamış, bunu nerden çıkardığını sormuştum. Çünkü o zaman Ada'da ne 10.000 Yunan askeri ne de ağır silahlar vardı. Hatta yerli Rumlar bile henüz yeterince silahlanmamıştı. Böyle bir durumda Rumlar neye güvenerek Türklere saldıracaklardı? Bunu öğrenciye sordum: "Türkiye'deki iç çekişmelerden, milletin iki kampa ayrılmış olmasından faydalanacaklar" diye cevap verdi.
Zaman genç öğrenciyı haklı çıkardı. Rumlar bütün fırsatları kullandılar. Biz burada birbirimizi yer ve edebi şantajlarla vakit geçirirken zayıf durumdan kuvvetli duruma geldiler.
Dikkat olunursa bugün de aynı duruma gelinmiştir. Parti kavgaları, perde arkası oyunlar, Zonguldak olayları, mebus maaşlarına zam, solcu tahrikler, demeçler, tavizler, kitap toplamalar ve arkasından Kıbrıs Rum hareketi....
Yabancıya, hele düşmana koz vermede eşimiz yok. Kafalar işlemiyor. Siyasi tahmin yapan politikacı bulunmuyor. Üstelik de memleket mukeddaratını yönetenler ne kısa, ne de uzun vadeli bir milli siyaset güdemiyor. Günlük politika ile bir devlet ancak bu kadar idare edilir.
Yunanlılar 10.000 askeri Kıbrıs'a sokmadan önce Türk çetecileri sokulacaktı. Onlar davranmadan önce azık ve cephane stokları yapılacaktı. Böyle ufak işlere tenezzül olunmayıp iç politika tertipleri, parti transferleri, sosyal adalet, reform, reform, yine reform gibi önemli ve büyük işlerle uğraşıldı. Ancak yumurta kapıya geldikten sonra Kıbrıs'a dönüldü.
Şimdi pirincin taşını ayıkla bakalım. Savunmada kalkınmayı siyasi marifet sananlar, dişmanın teşebbüsü ile harekete geçenlere belki bir şey olmayacak. Millet tatlı bir uykudan sert bir darbe ile uyandığı zaman akıllar başa gelecek ama o zaman da iş işten geçmis olucak.
Uyanalım. Elimizde daha çok imkanlar var. En iyi savunmanın saldırı olduğunu artık öğrenelim. Kendi kozlarımızı kullanalım. Basiretli yapılan her hareket beynelmilel cihan piyasasında yapanın yanına, haksız da olsa, kar kalıyor. Haklı davamızı yozlaştırmadan biz de öyle yapalım. Bunun neler olduğunu, iş başındakiler şüphesiz herkesten iyi bilir.
İhtiyatkarlığı korkaklık derecesine getirmekle yalnız kaybederiz. Atılganlık, tehlikeyi göze almak, kazancın baş şarttıdır.
Yaşamaya en çok hak kazananlar ölümü göze alanlardır.
Ötüken, 15 Mart 1965
|
|
|
|
|
Logged
|
Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri,Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, , Bulmacalar,Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar,URL=http://www.bilgicik.com/yazi/ruya-tabirleri-astroloji/]Astroloji[/URL], Roman Özetleri, Öss Soruları, Geçmiş Yılların Öss Oks Kpss Soruları, Sunular, Yazar - Şair, Biyografi
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #8 : Şubat 01, 2008, 05:55:13 ÖS » |
|
DÜŞMANA TAVİZ VERİLMEZ
Taviz bir fedakârlıktır. Ancak dosta karşı yapılır. Düşmana verilen taviz bir nevi yenik düşmeden başka bir şey değildir.
Taviz hangi düşmanı isteğinden vazgeçirmiş, hangi taviz veren kazançlı çıkmıştır ?
Zaman kazanmak üzere geçici bir zaman için verilen taviz, taviz değil, karşı saldırı için bir gerilme ve gerilemeden ibarettir. Böyle bir düşünceyle yapılmayan, karşıdakini durdurmak, daha ileri gitmesini önlemek için verilen taviz yenilmektir. Bunun başka adı yoktur.
İkinci Cihan Savaşı'ndan önce İtalya, Somali ve Eritre'ye asker yığarken bu hazırlığın Habeşistan'ı istilâ için olduğu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kesinlikle herkes tarafından bilinirken Habeşliler, sınıra asker toplamamak gibi bir tavizle İtalya'yı belki durduracaklarını ummanın cezasını çok acı şekilde çektiler. O taviz, yani o gaflet yerine, İtalya daha ilk yığınaklarını yaparken, iptidai ordularıyla Eritre ve Somali'ye saldırsalardı sonuç büsbütün başka olur, hiç olmazsa Habeşistan istilası yıllarca geriye kalırdı.
İkinci Cihan Savaşı'ndan önce ve savaş sırasında Türkiye'nin Rusya'ya manevi alanda verdiği tavizler, devlet başkanı ağzıyla Türkçülük ve Turancılığın kötülenmesi Ruslar'ın Türkiye üzerindeki emellerinden hiçbirini durdurmadı. Türkiye'ye saldırmak için ilk hazırlıklarını alman ordularının Rusya'ya girmesi üzerine geri bıraktıkları gibi, ikinci hazırlıklarından da Japonya'da patlayan atom bombası üzerine vazgeçtiler.
Bununla beraber doğu illerimizden bazılarıyla Boğazlar'da üs istemekten geri kalmadılar.
Tavizin hiçbir güçlüğü çözmediğinin son örneği Kıbrıs meselesidir. Yunanistan gibi küçük ve âciz bir devlet bile tavizlere kanmamıştır.
Çünkü düşmana taviz verilmez. Düşmana verilen taviz onun cüretini ve iştahını arttırır. Taviz, dostun gönlünü kazanmak için verilir. Düşmanın bir gönlü yoktur ki kazanılsın.
Taviz vermeyi kabul eden, hele bunda devam eden, yenilmeyi kabul etmiş demektir.
Taviz verene başkaları, kavga çıkarmadığı için belki aferin der ama kimse onu şerefli ve haysiyetli saymaz.
Şerefliler taviz vermezler. Şerefin tavizi yoktur.
Ötüken, 16 Aralık 1965, Sayı: 24
|
|
|
|
|
Logged
|
Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri,Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, , Bulmacalar,Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar,URL=http://www.bilgicik.com/yazi/ruya-tabirleri-astroloji/]Astroloji[/URL], Roman Özetleri, Öss Soruları, Geçmiş Yılların Öss Oks Kpss Soruları, Sunular, Yazar - Şair, Biyografi
|
|
|
|
|
 |
« Yanıtla #9 : Şubat 01, 2008, 05:55:21 ÖS » |
|
ASKERLİK VE DİSİPLİNLİ MİLLET
Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüşü vardır. Realist olan Türkçülük “Yaşamak için kavga” kanununun, sonuna kadar devam edeceğine inandığından askerliğe karşı saygı duymakta ve ırkımızın askerî millet olmak geleneğini geliştirme amacını gütmektedir. “Artık savaş olmıyacak” gibi uyuşturucu telkinlerin, millî savunmamızı, gevşetmesi bakımından aleyhindeyiz.
Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpışmaya mecburuz. Çarpışmaya mecburuz demek asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik çarpışmak bilimidir. Yaşamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Başka her ilim ve fen onun yardımcısıdır.
Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek fertlerin devlete, devletin de fertlere zarar vermeyeceği karşılıklı hak ve vazifeler sistemini kabul etmiş millet demektir.
Disiplinli millet tipinde istibdat ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhoşluğu da yoktur. Disiplinli millet hayat telâkkisi, mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hattâ kılığı ve takvimi belli millet demektir.
Orkun, 18 Ocak 1952
|
|
|
|
|
Logged
|
Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri,Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, , Bulmacalar,Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar,URL=http://www.bilgicik.com/yazi/ruya-tabirleri-astroloji/]Astroloji[/URL], Roman Özetleri, Öss Soruları, Geçmiş Yılların Öss Oks Kpss Soruları, Sunular, Yazar - Şair, Biyografi
|
|
|
|